3) Fıkıh İlminin Tarihi, Fıkıh İlminin Doğuşu

Elhamdülillahi Rabbil Alemin,
Salat ve selam âlemlere rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’e, ailesine, ashabına ve kıyamete kadar onun yolundan gidenlerin üzerine olsun.

Peygamber efendimizin vefatından sonra sahabiler kendilerini ciddi bir boşlukta hissettiler. Bütün problemlerin çözücüsüydü, çok sevdikleri, bağlandıkları içinde bu kayıp onlar için büyük bir yıkım olmuştu. İlmen de bir yıkım olmuştur. Bir olay olduğunda soracak kimse yok. Bu esnada giderek bazı sahabe kendini belli etmeye başlıyor. Hz Ali, Hz Ömer, Abdullah ibni Mesud, Ebu Ubeyde Bin Cerrah, Muaz İbni Cebel gibi bu insanlar giderek belirginleşiyorlar.

Kısaca bu sefer insanlar Peygamber Efendimizden kimisi hatıralarını naklediyor. Kimisi o hatıraların hadislerin ve ayetlerin içerisini süzülmüş ahkamı naklediyor. Hz Ömer bu eksik  bildiği için çevresindeki ilim halkasını hiç dağıtmıyor. Sık sık gelen hadiseyi soruyor bu konuda Allah resulünden bir şey duyanınız var mı? Bu hadisenin bir benzeri Allah resulü devrinde yaşandı mı? bilgisi olan var mı? Diye soruyor.

Sonraki günlerde Abdullah ibni Mesud’u Irak’a göndermiştir. Gönderirken söylediği cümle En az sizin kadar benim de ona ihtiyacım var ama sizi tercih ediyorum demiştir. Irak yeni fethedilmiştir. Oraya İslam’ı öğretecek ve temsil edecek biri lazımdır. Sadece öğretmek yetmiyor. Yaşayacak, örnek olacak ve orada bulunan bütün problemleri çözecek bir insan lazımdır. Bunun üzerine Hazreti Ömer Radıyallahu an oraya bunları çözecek insan olarak Abdullah ibni Mesut’u göndermiştir. Abdullah ibni Mesud bütün talebeleri hemen hemen hepsi ona hayranlık ifade ederlerdi.

Öbür taraftan Muaz İbni Cebel kendini belli etmiştir. Ama çok genç yaşlarda bu dünyayı terk etmiştir. Dünyayı terkedip gitmesi hakikaten ciddi bir boşluk bırakmıştır. Onunla ilgili tabiinden olan bir insan şöyle diyor, “Şam’da mescide girdim genç bir insan vardı parlak dişleri vardı. Büyük sahabiler müzakere ediyorlardı, bir konuya takıldıkları zaman işin içinden çıkmak için o gence soruyorlardı. O da o kadar güzel izah ediyordu ki üzerine hiçbir söz söylemiyorlardı. O ne derse kabul ediyorlardı, her sözü birbirinden güzeldi. Dayanamadım sordum. Bu genç kim? Muaz İbni Cebel dediler.” Ebu Ubeyde vardı. Ama o aralar ya salgın hastalık da gittiler ya da şehit oldular. Dolayısıyla geriye belirgin insanlar kaldılar ve ilim yayma devam ettiler.

Bunların içerisinden Abdullah ibni Mesud’un ki nizami bir eğitim olduğu için çok daha belirgindi. 4000 talebenin içerisinden bir kişi var. Diğerlerinden daha ön planda olan Alkame İbni Kays ortaya çıkıyor. Abdullah ibni Mesud’un onun hakkındaki cümlesi şudur “Alkame ben ne biliyorsam onu bilen insandır.” Bu 4000 insan yayılmıştır. İlimlerini aktarmıştır. Alkame’ninde elbette ki dünya kadar talebesi olmuştur. Bu talebelerin arasında en gözdesi İbrahim el Nehai olmuştur. İbrahim el Nehai’nin en gözdesi talebesi Hammad ibni Süleyman olmuştur. Hammad ibni Süleyman’ın talebesi de Ebu Hanifedir.

Öbür taraftan Medine’de 7 zirve fahihi belirgin olmaya devam ediyor. İçlerinden en belirgin olanı Said ibni Müseyyeb olmuştur. Her bir 7 fakihin talebeleri oluyor her birinin ilim halkası genişlemeye devam ediyor. Böylece sahabilerden sonra tabiilerde daha büyük patlama oluyor. Kendini Hadise ayıranlar oluyor, kendini fıkıha ayıranlar oluyor. Böylece çok ciddi bir şekilde ilim kutuplaşması netleşmesi ve berraklaşması yaşanıyor.

Ebu Hanife öğrencilerinden bir tanesi İmamı Muhammeddir. İmamı Muhammed İmamı Şafii’nin hocasıdır. İmamı Şafii’nin talebelerinden birisi Ahmed ibni Hanbeldir. Bu zincir Birbirine bağlı bir zincirdir. Ayrıca Medine halkasındaki zincirde İmamı Maliktir.  Bu iki zinciri birbirine bağlayanda vardır. Ebu Hanife’nin öğrencisi İmamı Muhammed hem imamı Malikten ders okumuştur. Hem de Ebu Yusuf imamı Malikten ders okumuştur. Aynı zamanda imamı Muhammed’in talebesi olan İmamı Şafii’den de almıştır.

Biz genellikle sanki şöyle zannediyoruz. Ebu Hanife oturdu nasları değerlendirdi hükümleri çıkardı. İşte benim mezhebim budur dedi. Hayır, öyle değildir.

Ebu Hanefi baştan fıkhı taramaya başlıyor. Hocalarından gelen bilgi birikimiyle, talebelerinden var olan bilgi birikimi ile talebeleri içerisinde bir hayli muhaddis vardır. O muhaddislerin bilgi birikimiyle konular ele alınmıştır. Öyle bir konu var bu konu hakkında bildikleriniz nedir. Ayetten delil bilen var mı, bunun için önümüze ışık tutacak bir bilgi birikiminiz var mı, bu ayet bu konuyla uyumlu mu, Hadis bilen var mı deyip konu detaylı olarak müzakere ediliyor. Farklı bir görüşte olanlar varsa müzakere ediliyor.  Kanaatler varsa kanaatler ortaya dökülüyor. Ebu Hanife çok zeki bir insandır. Pekala ya şöyle olursa o zaman ne olacak diyor. Buna cevap gerekiyor. Müzakerelerde konular yoruluyor yorulur bitince o halde diyor ki bu kadar bilgi birikimi ile müzakere ile bu meselenin hükmünün şöyle şöyle olması gerekmez mi deniliyor cevap evet ise karara bağlanıyor. O zaman yaz diyor imamı Muhammed’e ve kayda geçiriliyor.

Basit bir örnek verelim Fıkıhların doğuşu ile ilgili daha netleşerek yola devam edelim.  Resullullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimizin bir hadisi Şerif’i var. ‘ Alışveriş yapan insanlar muhayyerdir yani kabul ve red hakları vardır.’ Yani ben bir şey alacağım şu kadar parası ve  ödeyeceğim. O meclisten, birbirlerinden ayrılmadan kabul ve red hakları vardır. Birbirlerinden ayrılmadıkları sürece satıcı satmaktan, alıcıda almaktadan vazgeçebilir.

Şimdi birçok ilim ehli bu konuyu bedenin bedenden ayrılması, alışveriş yapılan yerin terk edilmesi, şahısların ikisinin birbirine veya birinin öbürüne sırt dönüp gitmesi manasında anlıyor. O ana kadar muhayyerdirler. Ama para alınıp verilmiş ise ve birisi dönerek gitmiş ise muhayyerlik bitmiş demektir. Akit bitmiş, para verilmiş, ama dönüp getirme olmamış o zaman vazgeçme hakkına sahiptir. Muhayyerlik seçim hakkı devam eder diyorlar.

Ebu Hanife bu hadisin müzakeresinde diyor ki ya ikisi de bir kayıkta ise… Kayıktayken bir yere gidemezsin, alışveriş yaptığın ey bir gıda olabilir, ya da olta almış olabilir. O zaman Ebu Hanife bu hadisi alışveriş konusunu bitirip başka bir konuya intikal etmek olarak ele alıyor.

Aynı meselede Ahmet İbni Hanbel aynı meseleyi bedenin bedenden ayrılmasıdır. Doğru olan budur diyor ama ekliyor eğer bir kayık gibi bir alanda değillerse diye de ekliyor.

Fıkra da bu konular tartışılması gereken konulardır. Bir hadisi şerif kolay gibi zannedilsede ortaya farklı farklı bakış açıları çıkıyor.

Bir örnek verelim; Peygamber efendimiz buyuruyor ‘ Kim musarra bir koyun satın alışsa muhayyerlik hakkı vardır. Dilerse koyunu iade eder üzerine de bir sağ (hacim ölçüsü) hurma verir.’diyor.

Bu şu anlama geliyor, hayvanı çok süt veriyor göstermek için hayvanı sağmıyorlar, Haliyle satın alan 2-3 gün sonra sütün daha gelmediğini görünce muhayyerlik hakkı doğuyor ve koyunu iade edip üzerine de bir sağ (hacim ölçüsü) hurma vermesi gerekiyor.

Bu hadisi Şerif’i bütün İmamlar hemen hemen hepsi şöyle değerlendiriyorlar.

Böyle yapan insan aldatmaya yönelik bir davranışta bulunmuştur ve günah işlemiştir. Bu konuda ittifaklar. Devamında koyunu alan böyle bir aldatmacayla karşılaştıkalrında koyunu isterlerse geri verebilirler isterlerse geri vermeyebilirlerdi diyorlar ayrıca geri verilecekse bir sağ hurma da üzerine vermeleri gerekmektedir diyorlar.

Hatta Malikiler bölgenin gıda maddesi neyse kolay bulunan hangi madde ise onu verir diyor. Çünkü her yerde hurma bulmak kolay değildir.

Ebu Hanife bu konuda şunu söylüyor. 3 gün sağdım bu hayvanı ama 3 günde ben besledim yedirdim diyor. O zaman sütünün karşılığında neden hurma veriyorum diyor. İkinci olarak Hurma konusu, her yerde hurma kolay kolay bulunmuyor ve bazı bölgelerde ücreti de pahalı. Ayrıca İneğin, Koyunun sütleri birbirine eşit değildir. Ben inekten sağdığım süt içinde bir sağ hurma vereceğim, koyundan sağdığım süt içinde bir sağ hurma mı vereceğim diyor. Buda Cezalar ve ya tazminatlar karşılıklı olur kaidesine uymuyor diyor. O zaman şöyle bir şey olabilir ancak diyor.  Böyle bir hadise yaşanmıştır. Allah Resulü diyor böyle bir hadiseyi böyle çözmüştür. Yaşanılan bir hadiseyi çözmek için bunu yapmıştır diyor. Çünkü Peygamber Efendimiz daha önce ki sulama hadisesini buna misal veriyorlar. Dolayısıyla bu hadisede biz örnek bir hakim olarak, alıcıyı düşüneceğiz, satıcıyı düşüneceğiz ve nasıl barış olur nasıl birbirine hak geçilmez diye düşünüp ona göre karar vereceğiz diyor.

Bu ve buna benzer olaylarda görüyoruz ki fıkıh ve mezhepler bu neticeler bu düşünceler ile şekillenmiştir. Konular tek tek ele alınmıştır. Çözülmüştür ve neticeye bağlanmıştır.

Böylece Fıkıh oluşmuştur, bölümlere ayrılıp çözümlenmiştir her konuda sonuçlar ortaya çıkmıştır.

 

Günümüzde fıkıhla ilgili bize ulaşan ilk kaynak İmamı Şafii’nin El Risale adlı kitabıdır. İçerisi yaklaşık 4 bölümdür. Birincisi şer-i hükümlerle ilgilidir. Yani vacip, haram, mekruh neye denir, usulde temel kaynaklar ve ıslahatlar nelerdir. İkincisi şer-i deliller nelerdir. Kitap, sünnet ve icmaa hakkında ciddi bilgiler verir. Üçüncüsü şer-i delillerden hüküm çıkartma yollarıyla alakalıdır. Dördüncüsü ise içtihat ve müçtehit neye denir onun tarifini verir. Ama sonraki yıllarda bakıyoruz ki usu-u fıkıh sadece bunlardan ibaret değildir. Kıyas hakkında ciddi meseleler var örf ve adetlerin nelere tesir ettiğine dair konular var. Bütün bunlarla alakalı daha sonraki alimlerin kitapları var. İmamı Şafii’nin Risalesi sonraki nesillere büyük ışık açmıştır ve önder olmuştur ve bize ulaşmıştır. Günümüz alimlerinin bu değerli insanları hiçe sayıp sıfırdan hadiseleri ele almaya kalkması cahilliktir ve saygısızlıktır.

Kaynak: Siyer TV – Şerafettin Kalay – Fıkıh Dersleri