Peygamberimizin, Bir Ay Hanımlarından Uzak Kalması

Hz. Âişe’nin Tâlimatı

Hz. Âişe ile Hz. Zeyneb arasında nedense bir rekabet vardı; hatta bu yüz­den Pey­gam­be­ri­mizin pâk zevceleri iki gruba ayrılmışlardı. Hz. Sevde, Safiyye ve Hafsa (r. an­hünne), Hz. Âişe’nin tarafını; Ümmü Seleme ile Ümmü Habi­be, Meymûne ve Cüveyriye (r. anhünne) ise, Hz. Zeyneb bint-i Cahş’ın grubunu teşkil ediyorlardı.[2]

Resûl-i Ekrem’in, Hz. Zeyneb’in odasında fazla kalmasından müteessir olan Hz. Âişe, gayrete geldi. Taraftarı olan diğer hanımları toplayarak kendilerine şu tâlimatı verdi:

“Re­sû­lul­lah hangimizin yanına gelirse, kendisine şöyle soracağız: ‘Yâ Re­sû­lal­lah! Megâfir mi yediniz?’ Re­sû­lul­lah, ‘Hayır’ diyecektir. Biz de o zaman, ‘O halde bu koku ne?’ diye soracağız. Tabii ki o; ‘Zeyneb bana bal şerbeti içirmişti’ cevabında bulunacaktır. O zamanda biz, ‘Demek, o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış’ deriz.”[3]

Megâfir, “mağfur”un çoğuludur. Mağfur, fena kokulu urfut ağacının yapış­kan, tatlı, fakat fena kokulu bir zamkıdır.

Kâinatın Efendisi, bu kokudan fazlasıyla rahatsız olurdu. Hz. Âişe bunu bil­diği için bu tarz bir tâlimatta bulunmuştu.

Peygamber Efendimiz, bir gün Hz. Hafsa’nın odasına girerken, “Yâ Re­sû­lal­lah! Megâfir mi yediniz?” sorusuyla karşılaştı.

Peygamber Efendimiz, “Hayır!” dedi.

Hz. Hafsa, “O halde bu koku ne?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz, “Zeyneb bint-i Cahş’ın evinde bal şerbeti içmiştim” buyurdu.

O zaman Hz. Hafsa, “Demek ki o balın arısı urfut ağacından yayılmış, bal toplamış” dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, “Onu bir daha içmem!” diyerek yemin etti. Sonra da, “İşte, yemin ettim! Sakın bunu (ne Âişe’ye ne de) başka bir kimseye duyurma” diye buyurdu.[4]

Böylece, Peygamber Efendimiz, sırf “hanımlarını memnun etmek ve arala­rın­daki iki hizb halinde hissolunan fıtrî kadınlık gayret ve kışkançlığının aile ni­zamı üzerine aksi tesir icrasından çekinmek maksadına mebni”[5]olarak, ken­disine helâl bir gıda olan baldan faydalanmamaya yemin etmiş olu­yor­du.[6]

Bunu, verdiği birkaç sırla[7]birlikte gizli tutmasını Hz. Haf­sa’ya sıkı sıkıya tembih eyledi. Hatta ondan bu hususta söz aldı.

Pey­gam­be­ri­mizin baldan istifade etmemeye yemin etmesi üzerine şu ayet-i kerime nâzil oldu:

“Ey Resûlüm! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi, kadınlarının rızasını arayarak sen ne diye kendine haram edersin? Bununla birlikte üzülme! Allah, Ga­fûr’dur, Rahîm’­dir.”[8]

Hz. Hafsa, Resûl-i Ekrem’in bu sırlarını gizlemedi; çok geçmeden, en çok an­laştıkları Hz. Âişe’ye duyurdu. Duruma bundan sonra diğer hanımları da muttali oldu.

Mahremiyetinin muhafazasını istediği vakıanın ifşa edildiğini Cenab-ı Hak, Resûlüne vahiyle bildirdi: “Hani Peygamber, kadınlarından birine gizlice bir söz söylemişti. Vakta ki kadın o sırrı (gizlemeyip) haber verdi. Allah da onu Peygambere açıkladı. Artık Peygamber, zevcesine ifşa ettiklerinin bir kısmını bildirdiyse de bir kısmını yüzüne vurmaktan sarf-ı nazar etti. Re­sû­lul­lah ka­dına ifşa ettiğini söyleyince kadın, ‘Onu sana kim haber verdi?’ diye sordu. O da, ‘Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah haber verdi!’ bu­yur­du.”[9]

Bunun üzerine Hz. Re­sû­lul­lah, Hz. Hafsa’ya serzenişte bulundu. Hz. Âişe ise ona arka çıktı. Hep beraber dünya hayatının ziynet ve refahı ile ilgili bazı istek ve tekliflerde bulundular.

Pey­gam­be­ri­miz hem duruma üzüldü, hem de hanımlarının birbirlerini kıs­kanmalarından fazlasıyla rahatsız oldu.

Bunun üzerine, dünya hayatının nazarındaki ehemmiyetsizliğini anlatmak, hanımlarına bir ders vermek, aynı zamanda aralarındaki kıskançlık ve çeke­memezliğe bir derece mani olabilmek düşüncesiyle ve neticede onların zâtına besledikleri muhabbet ve sadâkatlerini ölçmek maksadıyla onlardan bir ay uzak durmak üzere yemin etti;[10]bu yemininden sonra da, Meşrebe diye anı­lan çardakta tek ba­şına yatıp kalkmaya başladı.[11]

İşte, bu hadiseye “İ’lâ Hadisesi” denir. “İ’lâ”nın lügat mana­sı “mut­lak ye­min”dir; fıkıh dilinde ise, erkeğin, cinsî muamelede bulunmamak üzere hanı­mına yaklaşmamaya yemin etmesi demektir.