Nefs, Büyüklenme ( Kibir )

Estağfirullah el azim, Estağfirullah el azim, Estağfirullah el azim,
Salat ve selam âlemlere rahmet olan Peygamberimiz Muhammed Mustafa (sav)’e, ailesine, ashabına ve kıyamete kadar onun yolundan gidenlerin üzerine olsun. Nefsimizden sadece bizi doğru yola iletecek Rabbimize sığınırım…

GİRİŞ

İnsan davranışları ruh, kalp, akıl ve nefsin bileşkesidir. Nefs insan kişiliğiyle ortaya çıkar, yani çevreden aldığı eğitim toplumsal şartlar inanışlar gibi etkenlerin sonucunda insanın kişiliği oluşur ve bu kişilikte nefsin derecesi ortaya çıkar. Aklı yönlendirecek olan kavramlar bireyin aldığı eğitimin etkisi altında zihne yerleşir. Davranış biçimleri ve değer yargıları böylece şekillenir.

BÜYÜKLENME ( KİBİR )

Kişi bir fiziki kusur ya da yetersizlik hislerini bastırmak için geliştirilen övünme, güvenme hisleridir. Büyüklenme sonucunda insan etrafındakilere baskın olma, üstünlük temini gibi davranış zincirleri ortaya çıkartır. Eksiklik ve acziyeti örtmek için kendini tamamlamaya çalışmakta ve baskın olma çabasında. İnsanoğlu bu eksiklik duygusuyla kendisine yardımcı ve koruyucu bir sığınak olacak güç ve kuvvet verecek güven kaynağı olan ve rahatlatan bir yer arar ki bu “ ilah “ arayışıdır.

Kelime anlamıyla baktığımızda;

Kibir, kendini başkasından üstün göstermek, ucub ise, kusurlarını görmeyip, ibadet ettiği için kendini ve ibadetlerini beğenmek, başkasından kendini üstün bilmektir. Buna egoizm de denir. Hiç kimsenin bulunmadığı yerde insan ucba kapılabilir, fakat kibirli olamaz. Çünkü insan, kimse olmasa da kendini ve işini beğenebilir, fakat kimse olmadığı için, kendini büyük gösteremez, kibirlenemez. Ucub, yaptığı iyi işler sebebiyle kendini beğenmektir. Kendini beğenen, başkalarından üstün görebilir. Bu üstün görme işi de, kibirdir. Yani ucubdan kibir doğar.

Esasen ruhun yönelmek ve sığınmak istediği ilah, gücü her şeye yeten, her şeyi işiten, bilen, gören, hiçbir kimsenin ve hiçbir nesnenin kendisine denk olmayacağı, varlığı hiçbir varlığa denk bulunmayan ve bütün varlıkların kendisine ihtiyaç duyduğu her şeyi yaratan bir ilah olması gerekir ki insanın ilah ihtiyacına karşılık verebilsin.  Nefsini ya da başka şeyleri yüceltme duygusu tamamen psikolojik bir olaydır. Kendisindeki eksikliği, huzursuzluk ve sıkıntıyı başkalarını aşağılayarak ya da kendini yücelterek bunu telafi etmeye çalışmak psikolojik bir davranış biçimidir. Bir ilahta toplanması gereken sığınma, güvenme, teslim olma yerine kendi nefsini yücelterek büyüklenmeyle nefsin heva ve heveslerine güvenme ve dayanma kendini putlaştırmaktır. Buda yalnızca bir felakettir.

Kibir, Allah’u Teâlâ’yı unutmanın alametidir. Kibir her iyiliğe engeldir, her kötülüğün anahtarıdır. Kibir şeytanın sıfatı ve kovulma sebebidir. Güçlü insan mütevazı, âciz insan kibirli olur. Kibirle küfür arasında çok ince bir zar vardır. Kibrin bir adım ötesi küfürdür. Âciz insan, noksanlığını tamamlamak için kibirli olur. Faziletli kimsenin kibirlenmeye ihtiyacı yoktur. Bütün kötülüklerin başı kibirdir. Kibirli olan çok ahmak ve akılsız olur. Kârını, zararını düşünemez. Kibir, şirkin kardeşidir. Kibir taşıyan kafada, akıl bulunmaz. Nefsi aradan çekmeli, kendimizden iğrenmeliyiz. Kendinden tiksinmeyen kurtulamaz.

Kur’an bu yapıdaki insanlar için şunları söylüyor:

Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! Allah onu hangi şeyden yarattı? Bir nutfeden (meniden). Onu yarattı, ona biçim verdi. Sonra ona yolunu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü de kabre gömdürdü. Sonra dilediği vakit onu tekrar diriltecektir.(Abese/17-22)

İşte bu ayet-i celîle, insanoğlunun yaratılışının öncesine ve varacağı yerin sonuna ve ortasına işaret ediyor. İnsan bunu dikkatle izlesin ki ayetin mânâsını anlamış olsun!

İnsanın öncesine gelince, insan anılacak bir şey değildir. Yokluk içinde nice asırlar durdu. Hatta onun yokluğunun öncesi yoktur. Acaba mahvolmaktan ve yokluktan daha hasis bir şey var mıdır? İnsanoğlu da böyle idi. Sonra Allah onu şeylerin en mebzulünden (topraktan) yarattı. Sonra şeylerin en pisinden (meniden) meydana getirdi; zira Allah onu topraktan, meniden, kan pıhtısından, bir çiğnem etten yarattı. Sonra bir yığın kemik yaptı. Sonra kemiğe et giydirdi. İşte insanoğlunun varlığının başlangıcı anılacak bir şey olacağı andan itibaren budur. Bu bakımdan insanoğlu ancak vasıfların en hasisi üzerinde olduğu an anılacak bir şey oldu; zira insanoğlu yaratılışının başlangıcında kâmil yaratılmadı. Allah Teâlâ onu hareketsiz bir ölü olarak yarattı. Duymaz, görmez, hissetmez, kıpırdamaz, konuşmaz, çalışmaz, idrâk etmez ve bilmezdi. Bu bakımdan hayatına önce ölümüyle başladı. Kuvvetinden önce zafiyetiyle, ilminden önce sağırlığıyla, konuşmasından önce dilsizliğiyle, hidayetinden önce dalâletiyle, zenginliğinden önce fakirliğiyle, kudretinden önce acizliğiyle başladı. İşte bu, Allah Teâlâ’nın şu ayetlerinin mânâsıdır:

Onu yaratan hangi şeyden yarattı? Onu yarattı ona biçim verdi!(Abese/17-18)

“Yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslayanları, ayetlerimizi (anlamaktan) uzaklaştıracağım. Onlar ki, her ayeti gör­seler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler de o yolu tut­mazlar. Eğer sapıklık yoluna görürlerse o yolu tutarlar. Öyle yaparlar. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanmayı adet edinmişlerdir. Ve onlardan gafil olagelmişlerdir.”

Kur’an mesajı incelendiği zaman görülür ki, kendi gerçeğini tanıma konusunda insanlar genel olarak üç kısma ayrılmaktadırlar;

Birincisi; Kendilerini olduklarından yukarda görenler: Kur’an’da, bunlar mağrur ve mütekebbir insanlar olarak tanıtılır. (Nefsini yücelten, tanrılaştıran kimseler)

İkincisi; Kendilerini olduklarından daha aşağı görenler: Kur’an’a göre bunlar zelil insanlardır. (Kendilerini aşağılayıp başkalarını yücelten, onlara sığınan, güvenen ve isteklerine teslim olan, mutlak itaatle zulümlerine rıza gösterenler ve bundan dolayı suçlu olanlar).

Üçüncüsü; Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler: Bunların Kur’an’da birçok isimleri vardır. Genel ve yaygın isimleri mü’min ve müslimdir.