Hz. Ebu Bekir

Hicreti

Mekke, yeni hidayete gelen Müslümanlara giderek dar geliyordu. Müşriklerin baskıları ise her geçen gün artıyor; işkencelerin ardı arkası kesilmiyordu. Dinlerini ve hayatlarını kurtarabilmek için Müslümanlardan bir grup, Peygam­berimizin izniyle Habeşiştan’a hicret etti. Geri kalanlar için de İlahî izin gelince, Müslümanlar kafile kafile Medine’nin yolunu tutmaya başladılar. Fakat Pey­gamberimize henüz hicret izni gelmemişti. Yanından bir an bile ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, kendisinin durumunu sorunca, Resulallah, “Acele etme, ey Ebû Be­kir. Belki Allah sana da bir hicret arkadaşı verir.” buyurdu. Artık Ebû Bekir Hicret’te de Resûlallah ile birlikte olacağını anlamıştı. Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir ve Pey­gamberimizden başka Mekke’de kimse kalmamıştı.

Müşrikler, Müslümanların hicret etmesinden de rahatsız oldular. Resulallah’ı kaçırmak istemiyorlardı. Derhâl toplandılar. Resulallah’ın vücudunu ortadan kaldırmaya kesin olarak karar verdiler!

Ancak Cenâb-ı Hak, Habib’ine Cebrail vasıtasıyla durumu bildirdi. Bu gece yatağında yatmayıp hicret etmesini emretti. Yol arkadaşı olarak da Hz. Ebû Be­kir’i tayin buyurdu.

Peygamberimiz hemen Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Kapıda karşılaştılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı:

“Anam babam sana feda olsun, yâ Re­sû­lal­lah! Bir şey mi var?” dedi. Resulallah, Allah’ın Medine’ye hicret izni verdiğini, kendisinin de beraberinde olacağı­nı söyledi. Ebû Bekir, Resûlallah ile birlikte hicret etme şerefine nail olmaktan dolayı sevinç gözyaşları döktü.

Peygamberimiz o gece Hz. Ali’yi kendi yatağında bırakıp Hz. Ebû Bekir’le birlikte gizlice yola çıktı. Sevr Dağı’na doğru ilerlemeye başladılar. Hz. Ebû Bekir heyecanlıydı, Peygamberimize bir zarar gelmesinden endişe ediyordu. Müşrikler kendilerini fark edip peşlerine düşebilirlerdi! Hz. Ebû Bekir kendisi­ni iyice unutmuş, sadece Resulallah’ı düşünüyordu. Kâh önüne geçiyor, kâh ar­kasında kalıyor, kâh sağ ve sol tarafına geçerek muhtemel saldırılara siper olmak istiyordu.

Gecenin geç vakitlerinde Sevr Dağı’ndaki mağaraya ulaştılar. Mağaranın içi­ne hiç insan girmemişti. Haşerat doluydu. Önce Hz. Ebû Bekir mağaraya girdi. Etrafı kontrol etti ve elbisesinin parçalarıyla delikleri tıkadı. Kalan bir deliğe de ayağı gelecek şekilde otur­du. Resûlallah da gelip onun yanına oturdu. Mübarek başını mağara arkadaşının di­zine dayayarak uyudu. Biraz sonra Hz. Ebû Bekir, ayağında müthiş bir sızı hissetti. Acı­sından âdeta ciğeri yandı. Ama onun fedakârlığının ölçüsüne bakın ki, Resûlallah ‘ı uyan­dırmamak için yerinden hiç kı­pırdamadı. Fakat acının tesiriyle gözlerinden yaş geldi. Resûlallah mübarek yüzüne düşen bu damlalarla uyandı:

“Ne oldu, ey Ebû Bekir?” dedi. Ebû Bekir:

“yâ Resûlallah! Ayağımı bir şey soktu!” dedi.

Maddi ve manevi dertlerin dermanı olan Resûlallah, mübarek tükrüğünü ısı­rılan yere sürdüğü anda Hz. Ebû Bekir’in ağrısı sızısı hemen kesiliverdi. Bu büyük fedakârlık karşısında duygulanan Peygamberimiz, duygularını şöyle dile getirdi:

“Ey Allah’ım! Ebû Bekir’in derecesini kıyamet günü benimle beraber ey­le.”

Müşrikler Resûlallah yerinde bulamayınca öfkeden ne yapacaklarını şaşır­dılar. Resûlallah’ı bulup getirene büyük mükâfatlar vaat ettiler. Sabaha karşı, iyi iz sürücüler, Peygamber Efendimizi bulup getirmek üzere yollara düştüler. Ni­tekim izlerini bulmakta da gecikmediler. Hattâ izleri takip ederek mağaranın kapısına kadar geldiler. Müşriklerin ayak seslerini duyan Hz. Ebû Bekir heye­canlandı. Fakat Resûlallah hiç metanetini bozmadı. Ebû Bekir’e:

“Üzülme, ey Ebû Bekir!” dedi, “Allah bizimle beraberdir. İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, kimse bir şey yapamaz.”

Bu söz üzerine Ebû Bekir sakinleşti. Nitekim müşrikler aralarında konuşurken mağara kapısında gördükleri örümcek ağı ve bir güvercin dolayısıyla mağaraya girmekten vazgeçip oradan uzaklıştılar.

Bu olaydan ötürü Kur’an-ı Kerim’de onun için”İkilerin ikincisi“Vasfı zikredilmiştir.

Resulallah, sadakat ve fedakârlık timsali Hz. Ebû Bekir’le birlikte, düşman tehlikesinden emin olmak için mağarada üç gün kaldı. Bu sırada, Hz. Ebû Be­kir’in kızı Esma kendilerine yiyecek getiriyor, oğlu Abdullah da haber ulaştırıyordu. Bütün bunları gece karanlığında yapıyorlar, gün ışımadan da yanla­rından ayrılıyorlardı.

Üç gün sonra, mağaradan çıkıp İslam tarihinde yepyeni bir devir açan “Hicret” için Medine’nin yolunu tuttular. Tehlikeli ve yorucu bir yolculuk­tan sonra Medine’ye ulaştılar. Daha önce oraya hicret etmiş Müslümanlarla birlikte Medineli halk sokaklara dökülerek bu eşsiz misafirleri sevinç gözyaşları içinde bağrına bastı. Hz. Ebû Bekir, Medine’ye hicret ettikten sonra da devamlı Resulallah’ın yanında bulundu.

Peygamber Efendimizin Son Yıllarında

Hastalığı sırasında sahabiler Resulallah’ı sık sık ziyaret ediyorlardı. İçlerinde Ebû Bekir’in de bulunduğu bu ziyaretlerden biri esnasında Peygamber Efendi­miz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

“Cenâb-ı Hak, kulunu, dünya ile ahireti tercih hususunda serbest bıraktı. Ama o kul, ahireti tercih etti.”

Bu ifadelerden ilk anda kimse bir şey anlamadı. Yalnız Hz. Ebû Bekir, Pey­gam­be­ri­mizin, bu sözle, vefat edeceğini işaret ettiğini anlamıştı. Hemen ağ­lamaya başladı ve şunları söyledi:

“Babalarımız, analarımız, çocuklarımız, mallarımız, canlarımız sana feda ol­sun, yâ Re­sû­lal­lah!”

Peygamberimiz onun bu feraset ve hassasiyetinden dolayı duygulandı ve şöyle buyurdu:

“Ağlama, ey Ebû Bekir. Eğer Allah’tan başka bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i dost edinirdim. İslam kardeşliği ve sevgisi şahsi dostlukların üze­rindedir.” Sonra da: “Mescitte Ebû Bekir için açılan kapılardan başka bütün kapılar kapatılsın.” buyurdu.

Bu konuşmadan birkaç gün sonra Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hastalığı, cemaatle namaz kıldıramayacak derecede ağırlaştı. Buyurdu ki:

“Hz. Ebû Bekir’e söyleyin, insanlara namaz kıldırsın.”

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, müminlere 17 vakit namaz kıldırdı. Hattâ bir sabah namazında da Peygamber Efendimize imamlık yapma şerefine erdi.

Hicri on birinci yılda hastalanan Hz. Muhammed (sav), 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefat etti. Onun vefatını duyan Müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ebu Bekir, Rasûlullah’ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’ı alnından öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım …” dedi.

“Bizler Allah’ın kullarıyız ve O’na döneceğiz. Anam babam sana feda olsun! Sen sağ iken de güzeldin, ölü iken de güzelsin. Cenâb-ı Hak sana bu ölüm şidde­tinden başka ikinci bir keder vermeyecektir. Takdir edilmiş olan bu ölüm geçi­dini ise, şimdi atlatmış bulunuyorsun.”

Fakat ne garip ki, münafıklar, Resulallah’ın ölümü sırasında bile nifaklarından ve bozgunculuklarından vazgeçmiyorlardı.

“Muhammed, Peygamber olsaydı ölmezdi!” diyerek Müslümanların mane­viyatını sarsmaya çalışıyorlardı.

Hz. Ömer bu söylentilere daha fazla dayanamayarak kılıcını sıyırdı ve:

“Resulallah vefat etmemiştir. Kim böyle bir şey söylerse, şu kılıcımla boynunu vu­rurum!” dedi.

Bu sırada Hz. Ebû Bekir geldi ve Hz. Ömer’in üzüntü içinde söylediği bu söze karşılık şu manalı konuşmayı yaptı:

“Allah, daha hayatta iken Resûl’üne öleceğini haber vermişti. Evet, Resulallah (a.s.m.) ölmüştür. Baki olan ancak Allah’tır.” Sonra da Âl-i İmrân Sûresi’nin şu mealdeki 144. âyetini okudu:

“Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler ge­lip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim gerisin geri dönerse şunu iyi bilsin ki, Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”

Devamla şunları söyledi:

“Allah’ın dini yaşayacaktır. Allah’ın davası tamamlanmıştır. Allah, dinine sa­rılıp onu yüceltmek için çalışanların yardımcısıdır. Elimizde Allah’ın kitabı vardır. O, bir nur ve şifadır. Allah, Resûl’ünü doğru yola onunla iletmiştir. Al­lah’ın helal ve haram kıl­dığı şeyler onun içindedir.”