ALLAH’a İsyan Etmek

ALLAH’a isyan etmek Bu konu pek çok insanın karşılaşabileceği bir gerçekliktir.

– Asıl musibet ve zararlı musibet, imanımıza, Müslümanlığımıza, ahlakımıza gelen musibettir. Bu musibetlerden her zaman Allah’a sığınmamız ve ağlayıp sızlanmamız gerekir. (bk. Tirmizî, Deavât: 79)

Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bunların bir kısmı Allah’ın bir ikazı ve uyarısıdır; bir kısmı günahlara kefarettir; hastalık gibi bir kısmı ise, Allah’ın bir iltifatıdır, bir temizliktir. (bk. Buhâri, Îman: 39, Müslim, Birr: 52)

Dolayısıyla musibet insana ağır gelse de neticesi güzel olduğu için, bu yönünü düşünüp sabretmek gerekir.

Ayrıca belki de geçmişte bir hata işlemişsiniz ve bu sıkıntılar ona kefaret olmaktadır. Bu nedenle tam bir kefaret olana kadar devam edebilir.

– Dua bir ibadettir ve duanın da diğer ibadetler gibi vakti vardır. Sıkıntılar ve musibetler, o duanın vaktidir. Bu vakitleri dua ile geçirmek gerekir. Bela ve musibetler geçene kadar, o duanın vaktinin devam ettiğini bilmeliyiz.

– Kişi sitemi kendisine ve nefsine yapmalıdır. Allah’a sitem etmek -haşa- kulluk edebi ile bağdaşmadığı gibi, musibeti de arttırır.
ALLAH’a isyan etmekle ilgili bu kısa açıklamadan sonra şu noktalara dikkat etmekte fayda olduğunu düşünüyoruz:

1) Şöyle düşünmeli: “Bu, Allah’ın benim hakkımda takdir ettiği bir kaderdir. Kaderime razı olmalıyım ki, bu imtihandan başarıyla çıkayım. Çünkü, razı olmamakla ve itiraz etmekle de bu işi düzlüğe çıkarmam mümkün değildir. Öyleyse, hem dünyamı hem ahiretimi riske atacağıma, yalnız dünyanın bu (belki de kısa zaman içinde bitecek olan) imtihanına sabrederek ahiret hayatımı kurtarmam gerekir.” Bu, aklıselimin gereğidir.

2) Allah’ın kaderinde merhametsizlik ve adaletsizlik asla yoktur. Çünkü, kaderin sahibi Allah Rahman ve Rahimdir, Âdil ve Hakîm’dir. Kim bilir belki bu imtihanla benim günahlarımı affetmeyi ve cennetteki derecelerimi yükseltmeyi amaçlamıştır. Öyleyse kadere rıza göstermeliyim ki, kederden ve dini zarardan kurtulayım.”

3) Kur’an’da sık sık “Allah’a tevekkül etmemiz” isteniyor. Tevekkül demek, Allah’a güvenmek, ona teslim olmak, her yönden onun iyilik yapan bir ilah olduğuna inanmak demektir. Çünkü,

“İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza eder.” (Nursi, Sözler, s. 314)

“Kadere iman eden kederden kurtulur.” düsturu bu gerçeğin ifadesidir.

4) Şunu unutmamalıyız ki, yukarıda da işaret edildiği üzere, mevcut sıkıntılardan ötürü, Allah’a isyan etmek, ona karşı gücenme vaziyetini göstermek, bu sıkıntıyı ortadan kaldırmadığı gibi, bunu daha da arttırır. Bu gerçeğe işaret eden Bediüzzaman Hazretlerinin şu ifadeleri dikkate değer:

“Kaderi tenkid eden başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.” (Mektubat, s. 266)

5) Sıkıntıdan kurtulma ümidini taşımak ve Allah’ın bir kurtuluş yolunu her an gösterebileceğini düşünmek insanı rahatlatan ve aynı zamanda Allah’ın rızasını kazandıran bir düşünce tarzıdır.

“Allah’tan istekte bulunun.Allah kendisinden talepte bulunanları sever. En faziletli ibadet, sıkıntıların giderilmesini (yakında biteceğini düşünerek, bunu Allah’tan ümit ederek) beklemektir.” (Tirmizi, Daavat, 115)

manasına gelen hadisin bu tavsiyesini göz ardı etmemek gerekir.

6) Allah’ın sonsuz rahmetinden ümidi kesmek -Allah korusun- çok tehlikeli bir yola girmek anlamına gelir. Çünkü, şeytan bu ümitsizlik penceresinden, kişiyi Allah’a karşı su-i zan beslemeye ve su-i edepte bulunmaya yönlendirir. Allah’ın artık kendisine merhamet elini uzatmayacağını düşünen bir insan her an şeytanın tuzaklarına düşmeye hazırdır. Unutulmamalıdır ki, Ümitsizlik imanla bağdaşmayan bir düşüncedir.

Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler topluluğu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” (Yusuf, 12/87)

mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

7) Şevk ümitsizliğin zıddıdır. Şevki kıran ise ümitsizliktir. Bedüzzaman’ın özet ifadesiyle:

“Hayat bir faaliyet ve harekettir. Şevk ise matiyyesidir / binitidir. İşte himmetiniz / gayretimiz, çabamız şevke binip mübareze-i hayat meydanına çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedid olan yeis / ümitsizlik rast gelir. Kuvve-i maneviyesini kırar. Siz o düşmana karşı لاَ تَقْنَطُوا kılıncını [Yani: “Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin”(Zümer, 39/53) manasına gelen Allah’ın emrini bir kılıç gibi] istimal ediniz (ve ümitsizlik düşmanını mutlaka öldürünüz).” (Münazarat, s. 95)

8) İnsan başına gelen sıkıntılardan dolayı ALLAH’a isyan etmek hakkı yoktur. Çünkü:

a) İnsanının vücudu Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği bir modeldir. Allah’ın isim ve sıfatlarının manaları ve hükümleri bir birlerinden başka ve farklı oldukları için, tecellileri de başka ve farklı olarak insan vücudunda tezahür edecektir. Mesela, Allah’ın şafi ismi, kendini insan vücudunda göstermek için, hastalığı gerekli kılar ve insan hastalanır, şifayı da Şafi isminden dilenir. Mümit ismi de vücudun vakti gelince ölmesini ister ve öldürür. Musavvir ismi, insan vücudunda tasvir hakikati ile tebarüz etmek ister ve her aza ve organa bir şekil bahşeder.

Bütün bu isimler tecelli ederken, insan vücudu sürekli hareket ve değişimlere maruz kalır. Yani zahmet ve sıkıntıya girer. Ama Allah bu sıkıntı ve zahmetin karşılığını insana varlık, hayat, ruh, insaniyet, İslamiyet, iman gibi nimetleri vererek zaten ödemiştir. Yani insan, bir çeşit modellik ve mankenlik ücretini peşinen aldığı için, bu hareket ve sıkıntılardan şikayet etmeye hakkı yoktur. Tıpkı terzinin ücret karşılığında tuttuğu model üzerinde elbise provası yaparken modeli kaldırıp oturtarak verdiği zahmet gibidir. Modelil yapanın, terziye; “Neden beni oturtup kaldırmak ile zahmet veriyorsun?” demeye hakkı yoktur. Zira modelin görevi, terzinin ustalığına prova olmaktır.

b) İnsana verilen hayat içinde bir çok istidat ve kabiliyetler vardır ki, bunlar gelişip büyümemiş çekirdek hükmündedirler. Nasıl ki, çekirdek, ağaç olabilmek için bir çok merhale ve hareketlerden geçer, toprağa gömülür, sulanır, budanır vesaire. Şayet bu süreçlerden geçmez ise, hiçbir zaman, gelişip büyümez ve ağaç olamaz. İnsan da hayatın zorluk ve sıkıntılarını görmeden, hayat içine konulmuş istidatlarını inkişaf ettiremez. İnsan, hayatı boyunca hiç zorluk ve hastalık görmese, sürekli rahat ve sabit bir hayat yaşasa, olgunlaşıp kamil bir insan olamaz. Bu hakikatleri akla yaklaştırmak için bir örnekle konuya bakalım:

Kaba saba, işlenmemiş bir taş düşünelim. Bu taş, bir ustanın eline verilse. Usta, elindeki sert ve kesici aletleri ile bu kaba saba taşı yontmaya başlar. Yontma esnasında, taş elbette ki, parçalanacak ve kırılacaktır. Şuuru olsaydı; ağlayıp üzülecekti. Ancak, belli merhale ve süreçlerden sonra, o kaba saba taş, harika ve mükemmel bir sanat harikası olur. Şayet o taş ustanın elinde o merhalelerden ve süreçlerden geçmese idi, eski hali ile kaba saba değersiz bir taş olarak kalırdı. İşte o kaba saba taşın paha biçilmez bir sanat harikasına dönüşmesi; çektiği sıkıntı ve yontulma merhaleleri sayesindedir.

İnsan da ilk doğduğunda aynı o kaba saba taş gibidir. Sonra hayat süreci içinde Allah’ın zorlu ve çetin terbiyesi ile insan, kamil bir makama ve halife-i kainat derecesine ulaşır. Yani insanın kamil ve mükemmel olabilmesinin yolu; hayat yolu üzerindeki hastalık, sıkıntı, keder, hareket ve imtihan süzgecinden geçmesi ile mümkündür. Şayet insan bu süzgeç ve süreçlerden geçmez ise, hayatı sanki hiç yaşanmamış gibi ham ve basit bir seviyede kalır ki, bu da yok ve yaşanmamış hükmündedir.

c) İnsan bu dünyaya istirahat etmek ve lezzet takip etmek için değil, ibadet ve kulluk için gönderilmiştir. İbadet ve kulluk da iki türlüdür. Birisi müspet, diğeri ise menfidir. Müspet ibadet, Allah’ın kitabında bildirdiği emir ve yasakların hepsine denir. Menfi ibadet ise, insanın hayat yolculuğunda karşılaşmış olduğu musibet ve sıkıntılardır. İnsan bu musibet ve sıkıntıları sabır ve tevekkül ile karşılar ise, hayatı büyük bir sevap ve ibadet kaynağına çevirmiş olur. Zaten insanın dünyaya geliş gayesi de ibadet ve kulluk olmasından, bu musibet ve hastalıklar, insan için tam bir fırsat oluyor; geliş gayesine kuvvet veriyor. Bu menfi ibadetlere riya ve gösteriş girmediği için, halis bir ibadet oluyor.

Yorumlar